12 Mayıs 2016
9-15 Mayıs Vakıf Haftası kutlamaları kapsamında, Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Üniversitemizin ortaklaşa düzenlediği etkinliklerden “Vakıf ve Sivil Toplum” paneli Topkapı Yerleşkesi’nde gerçekleştirildi.
Panel açılışında konuşan İstanbul Vakıflar 2. Bölge Müdürü Saffet Ertürk, vakfın manasını öğrenmek ve yaşatmak gayesiyle her yıl bir temayla kutlanan Vakıf Haftası’nın bu yıl vakıf ve sivil toplum temasıyla kutlandığını söyleyerek vakıfların eğitim, sağlık, kültür ve sosyal yardım gibi birçok alanda etkin rol aldığını aktardı.
Oturum başkanlığını Rektörümüz Prof. Dr. Musa Duman’ın yaptığı panelde konuşmacılar: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülfettin Çelik, Üniversitemiz Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fahameddin Başar, Kültür Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bahtiyar Aslan ve Üniversitemiz Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Betül Bilgin; Osmanlı’dan günümüze sivil toplum kuruluşlarında vakıfların rolü, vakıfların kültür, edebiyat, eğitim ve sanata katkılarını değerlendirdi.
Prof. Dr. Duman: “Vakıf Üniversiteleri En Önemli Sivil Toplum Projeleridir”
Konuşmasında vakıf ve sivil toplum ayrımına dikkat çeken Prof. Dr. Musa Duman, “Sivil toplum modern bir kavramdır. En fazla 100 yıl geriye gider. Vakıf ise kökü daha eskilere dayanan ve alelade kullanılmaması gereken bir kelimedir. Vakıf “hayır” odaklıdır. Sivil toplum kuruluşlarında ise “hayır” her zaman bulunmayabilir.” açıklamasını yaptı. Vakıflar Genel Müdürlüğünün vakıf bilincini yerleştirmek amacıyla yaptığı çalışmaların önemine de değinen Duman, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ve Bezmiâlem Vakıf Üniversitesinin, Vakıflar Genel Müdürlüğünün en önemli sivil toplum projelerinden biri olduğunun altını çizdi.
Osmanlı’dan günümüze sivil toplum kuruluşlarında vakıfların rolünün anlatan Prof. Dr. Gülfettin Çelik, Osmanlı’da merkezi kurumları destekleyici yan kurumlar olarak vakıfların ortaya çıktığını ve devletin buradaki görevinin yol göstermek olduğunu aktardı. Cumhuriyet’e geçerken yaşanan siyasi ve idari değişimlerin özellikle dış tehdidin getirdiği baskının, Osmanlı’nın vakıf mirasını yıktığını belirten Çelik, “Güvenlik kaygısıyla devlet, sivil topluma Osmanlı’daki özgürlük alanını bırakmadı ve geleneğin sürdürülmesinde bir boşluk ortaya çıktı. 1980’lere kadar bu böyle devam etti. 1980’lerden sonra ise birçok alanı sivil toplumun yönetimine bırakan Batı’nın tavrı benimsendi.” dedi.
Prof. Dr. Başar: “Nizamiye Medreseleri Eğitimde Fırsat Eşitliğini Sağladı”
Prof. Dr. Fahameddin Başar, vakıf müesseselerinin eğitim ve öğretim alanındaki hizmetleri üzerinde durarak özellikle medrese vakıflarının özelliklerini dinleyicilerle paylaştı. Selçuklular zamanında kurulan büyük medreselerin, müderris ve talebe için çeşitli imkânlar barındırmasının onları yalnızca zamanına göre değil şimdiki zamana göre de ileri düzeyde eğitim veren müesseseler yaptığını söyleyen Başar, “Bir ilim müessesi olarak medreselerin devlet ile teşkilatlandırılması, öğretimin vakıflar aracılığıyla karşılıksız olması ve İslâm dünyasına yayılması Selçukluların eseri olmuştur.” diye konuştu.
Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından 1065 yılında inşa ettirilen Nizamiye Medresesi’nin medrese eğitiminin başlangıcı kabul edildiğini belirten Başar, Nizamülmülk’ün birçok Selçuklu şehrinde medrese kurmasıyla adeta bir eğitim öğretim seferberliği başlattığını, müderrislerin ve talebelerin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirler almasıyla günümüzde ulaşılması hedeflenen eğitimde fırsat eşitliği ilkesine daha o zaman imkân hazırladığına dikkat çekti.
Eğitim müesseselerinin en gelişmiş örneklerinin Fatih Sultan Mehmed döneminde İstanbul’da verilmesi ve ilk üniversite olarak kabul edilen Sahn-ı Seman Medresesi, Zeyrek Medresesi ve Eyüp Sultan Camii Medresesi üzerinde duran Başar, Fatih’in 30 yıllık saltanatı döneminde 21 medrese kurduğunu dile getirdi. Başar son olarak günümüzde sayıları 80’i bulan vakıf üniversiteleri arasında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ve Bezmiâlem Vakıf Üniversitesinin gerçek vakıf üniversiteleri olarak asırlara damgasını vurmuş olan vakıf kültürümüzü yükseköğretim alanında devam ettirdiğini vurguladı.
Geleneğin Günümüzdeki En Önemli İki Temsilcisi: Kubbealtı ve Türk Edebiyatı Vakfı
Yrd. Doç. Dr. Bahtiyar Aslan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken yaşanan zihniyet değişikliğinin vakıflar açısından en temel göstergelerinden birinin infak kültüründen biriktirme kültürüne geçilmesi olduğu değerlendirmesini yaparak şöyle konuştu:
“Cumhuriyet ile birlikte modernleşme, kapitalist sistem ülke gündemine alınıyor. Cumhuriyet, gelenekten gelen infak kültürünün yerine biriktirmeyi yani daha çok mala sahip olmayı, cemiyet yerine ise bireyi ikame eden kültürü getirdi. 1970’lere kadar “her şeyi devlet organize eder” anlayışı hâkimdi. 70’lerin sonunda yavaş yavaş edebiyat vakıfları kurulmaya başladı.”
Özellikle muhafazakâr/sağ kesime hitap eden edebiyat vakıflarının bir elin parmaklarını geçmese bile büyük işler başardığını söyleyen Aslan, bu vakıfları; Kubbealtı Vakfı, Türk Edebiyatı Vakfı, Birlik Vakfı ve Divan Edebiyat Vakfı olarak sıraladı. Kubbealtı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nı geleneksel sanatlarımıza ve kültürümüze verdikleri katkılar nedeniyle ayrı değerlendiren Aslan, bu vakıflardaki edebiyat ve kültür sohbetlerinin geleneği yaşatma adına önemli işlevler sunduğunu da dile getirdi.
Cumhuriyet öncesi ve sonrası sanat algısını değerlendiren Öğr. Gör. Betül Bilgin, Osmanlı’da bir lonca teşkilatı olan Ehl-i Hiref’in sanatçının haklarını koruduğunu, sanatın ise devlet yönetiminde icra edildiğini söyledi. “Saraydaki nakkaşhanelerde faaliyetlerini sürdüren sanatçıların ve sanatın koruyuculuğunu vakıflar üstlenmişti.” diyen Bilgin, Cumhuriyet ile birlikte yaşanan boşluğun sanat alanında da kendini gösterdiğini aktardı. 1960’lardan itibaren özel sektörün kurduğu vakıfların sanata el attığını söyleyen Bilgin, bunlardan en önemlilerin Koç Vakfı ve Sabancı Vakfı olduğunu belirtti. İki vakfın da geleneksel sanat üretimi yapmadığını ifade eden Bilgin, Kubbealtı Vakfı ve Klasik Türk Sanatları Vakfı’nın bu alanda önemli faaliyetler gösterdiğinin altını çizdi. Günümüzde Osmanlı’daki sanat faaliyetlerine ulaşılamadığından yakınan Bilgin, özellikle geleneksel sanatlarımızın korunması adına bir sanat bakanlığının açılması gerekliliğini dile getirdi.



